14 Kasım 2011 Pazartesi

Hediye

Bir gün, yani ne zaman olacağı belli olmayan bir günde, bir arkadaşınız, dostunuz, akrabanız, sevgiliniz, eşiniz veya herhangi biri size beklemediğiniz bir anda, bir hediye verdiğinde şaşırırsınız herhalde. Bilmiyorum. Ben şaşırırım doğrusu. Bunun yanında hoşuma da gider. Özellikle sürpriz hediyelerin yeri ayrıdır. Hani durup dururken, nedensiz yere verilen, daha kıymetlidir bence. Yeri ayrıdır.

Geçenlerde, yani yakın zamanda, benim için gerçekten özel olan birinden bir hediye aldım. Klasik hediye standartlarında, jelatinli, kurdelalı... Hediyeyi açtığımda içinden bir defter çıktı. Defter dediğime bakmayın. O sıradan, bildiğimiz defterlerden değil yani. Kaliteli, günlük, ajanda karışımı hoş bir defter. Elime her alışımda, içimden bir şeyler yazmak geliyor. Bana ilham verdiğini fark ediyorum. Biraz da yazım güzel olsaydı, bu deftere yazmanın hazzı daha da artardı diye düşünüyorum.

Şuraya bağlamak istiyorum aslında; hediye deyip geçmemek lazım. Hediyelere sahip çıkmak, onları uzun süre saklamak, hatıra değerini kazandırmak lazım. Bunun yanında en önemlisi de hediyeyi veren kişiyi unutmamak, yeri geldiğinde hatırlamak, anmak lazım. Bol hediyeli günlere dostlar.

Yalnız Değildim

KADIN - Bir yıl kadar önceydi. Kasım ayı. Hava oldukça soğuktu.  Her sabah otobüse binmek için gittiğim durağa yine aynı saatte gittiğimde, beni bekleyen sürprizle karşılaştım. Durak boş, kimse yoktu. Bir tek ben vardım. 
ADAM - Nasıl yani ? Senden başka kimse yok muydu?
K - Evet. Kimse yoktu. Şaşırtıcı bir durum, farkındayım. Ben de çok şaşırdım zaten. Yaklaşık 10 dk. kadar otobüs bekledim. Sonra otobüs geldi. Otobüse bindiğimde şoför ve benim haricimde bir kişinin daha olduğunu gördüm. Yani üç kişiydik. Başka kimse yoktu. Otobüs hareket etti ve bir sonraki durağa geldiğimizde de durak bomboştu.Yolcu olmadığı için otobüs, durmadan devam etti.
A - Ne yani? Her gün insanların otobüse binmek için birbirini ezdiği duraklar boş muydu?
K - Aynen. Ben de çok şaşırdım. Otobüsteki diğer yolcu 35-40 yaşlarında bir adamdı. hemen sol tarafımda oturuyordu. O kadar dalmıştı ki benim ona baktığımı fark etmedi bile. Sonra bir şeyi fark ettim. O da yolda bizim otobüsümüzden başka araç olmadığıydı. Senin anlayacağın, yollar bomboştu. Tuhaf şeyler oluyordu.
A - Devam et lütfen. Gerilmeye başladım ama merakım da o derece artıyor. Anlat, sonra ne oldu?
K - Ayağa kalktım ve yavaşça yürüyerek şoförün yanına gittim. Şoföre yolların ve durakların neden boş olduğunu, neden etrafta kimselerin olmadığını sordum.
A- Eeee ?
K - Çok sakindi. Sanki her şey çok normaldi. Bana baktı ve bir sonraki durakta inmem gerektiğini söyledi.
A - Hemen indin değil mi? Yani ben olsam kesin inerdim.
K - Evet. Bir sonraki durakta durduk ve otobüsten indim. Tuhaf olaylar zinciri devam ediyordu. Biliyor musun, o durakta da kimse yoktu. Derin bir sessizlik ve tenhalık. Korkmaya başlamıştım. Bir an bunun bir rüya olduğunu ve uyanmam gerektiğini düşündüm.Yere çöktüm ve gözlerimi kapattım. Öylece 1 dk. kadar kapalı tuttuktan sonra gözlerimi açtığımda tam karşımda yani hemen önümde birinin ayaklarını gördüm. Başımı kaldırdığımda, önümdeki kişinin otobüsteki diğer yolcu olduğunu gördüm. Hangi ara otobüsten inmiş, yanıma ne zaman gelmiş anlamadım ama anladığım tek şey daha önce hiç bu kadar korkmamış olduğum. Çığlık attım. Evet. Adamı gördüğüm an çığlık attım.
A - Ben bile şu an çığlık atabilirim. O derece yani. Anlat sen durma sonra ne oldu?
K - Ne yapacağımı şaşırmış durumdaydım. Yavaşça ayağa kalktım. O kadar korkmuştum ki, tüm vücudum titriyordu. Gözleri, adamın gözleri, bana öyle dikkatlice ve anlamsızca bakıyordu. Biraz daha yaklaştı. Ben korkudan suratına bakamıyordum. Yalnızca iki saniye kadar bakmışımdır. Başım öne eğik, yere bakıyordum sadece. Sonra ağır bir ses tonuyla bana; Duygu dedi. Benim adım. Adımı söyledi. Daha önce hiç görmediğim birinin adımı söylemesi gerginliğimi ve korkumu daha da arttırdı. Yalnızca adımı söyledi ama. Başka bir şey söylemedi. Ya da ben fırsat vermedim. Çünkü hemen koşarak uzaklaşmak istedim oradan. Bütün gücümle koşmaya başladım. Koştum, arkama bakmak istemiyordum. Ya o da arkamdan koşuyorsa. Hayır arkama bakmadım. Koştum ve bir ara sokaga girdim. O kadar yorulmuştum ki, biraz daha koşsam kesin bayılırdım. Yürümeye devam ettim.

(devamını şimdilik sizin hayal gücünüze bırakıyorum.)

14 Ekim 2011 Cuma

Yazmak Lazım

Metin yazmaktan bahsetmek istiyorum. Hani bazılarının çok kolay sanıp da eline kalem aldığında vazgeçtiği bir işten. Metin yazmak zor mudur? Metin yazmak için ne gerekir? Herkes yazabilir mi? Bunlar ve benzer sorular, bir şeyler yazmak isteyen veya yazmaya başlayan kişilerin aklına gelen sorulardan bir kaçı.

Tiyatro, sinema, öykü, hikaye gibi türlerde yazmak için, öncelikle herkesin göremediğini görmek, duyamadığını duymak, hissedemediğini hissetmek gerekir diye düşünüyorum. Şahsen ben de kendimce bir şeyler yazmaya başlamış olmama rağmen, yazmanın ne kadar zor bir iş olduğunu, giderek daha iyi idrak etmeye başladım. Bazen sırf yazayım diye elime kalem aldığımda, hiç bir şey yazamadığımı fark ediyorum. Hani o "ilham" dedikleri şey var ya, evet aynen, ben de katılıyorum. İlham gelmeden olmuyor bu işler. İlla ki yazmam lazım diyerek, zorlayarak yazdığım şeyleri, bir saat sonra okuduğumda, boşa zaman kaybetmişim diye düşünüyorum. Bunun yanında bazen de tek seferde öyle şeyler yazıyorum ki, şaşırıp kalıyorum. Kısaca değinmeye çalıştım ama böyle üç beş satırla yazarlıktan bahsetmek haddime değil elbette. Zor iş yazarlık Öyle ince ayrıntıları var ki içine girince kaybolup gidiyorsun. Her şeye rağmen, yazma hevesi taşıyan herkesin yazması taraftarıyım. İyi, kötü, çirkin demeden. Bir yerlerden başlamak lazım çünkü. Başlayalım öyleyse.Kolay gelsin.

25 Ağustos 2011 Perşembe

Yağmur Damlası (Sonbahar)

Balat'taki o üç katlı, buram buram tarih kokan ahşap evde, annesiyle birlikte yaşıyordu Necdet. Gökyüzüne bakınca maviyi, beyazı, güneşin kızıllığını görmek kadar basitti hayat onun için. Mutluluk yanı başındaydı. Hatta hiç ayrılmaz bir ikili gibiydiler. Her zaman olmasa da genellikle güler yüzlüydü. O güleç yüzünü, annesi ve komşuları dışında pek kimse görmezdi. Necdet, evden dışarı pek çıkmaz, genellikle, giriş katta bulunan evinin penceresinden sokağı, gelip geçen insanları izlemeyi tercih ederdi. Annesinin zorlamalarıyla, ekmek almak için bazı sabahlar evden çıkardı. Yalnızca sabahları çıkmak isterdi. Sabah erken saatte, kimsecikler yokken, ortalık sessiz ve sakinken .
Hava soğuk. Ekim ortası. Sabahın soğuğu, ayrı bir üşütüyor insanı. Bu havada uyumak gibisi var mıdır ? Sıcacık yatağında, dışarıda çiseleyen yağmur. Güneş kendini göstermek için çabasa da, nafile. Bulutlara kalmış meydan, bugün onların günü. Yavaşça gözlerini açtı ve; "uyandım" dedi.  Annesinin her sabah erken saatte kendisini uyandırmaya çalışması, Necdet'i bazen kızdırsa da bunu kendisine olan ilgiye bağlıyor ve mutlu oluyordu. Çok iyi biliyordu ki onu en iyi anlayan, ona en yakın olan kişi, annesiydi. Yine erkenden uyandırılmıştı. Ekmeği sıcak sıcak almak için fazla zamanı yoktu. Hâlâ gözü yatağında olmasına rağmen, istemeye istemeye  giyindi. Üzerine giydiği kahverengi paltosu, yan komşuları, emekli öğretmen Halim Bey'in hediyesi. Necdet için ayrı bir yeri olan, giymekten mutluluk duyduğu, hatta bazen sırf onu giymek için dışarı çıktığı bir hediye. Bir kaç dakika pencereden dışarıyı izledi ve kendince uygun zamanın geldiğini düşündüğünde, o eski tahta kapıya yöneldi. Yavaşça açıp,  sağa sola baktıktan sonra ilk adamını atarak, ekmek almak için yola koyuldu. Yağmuru seviyordu Necdet. Islanmak onu rahatsız etmiyor aksine, heyecanlandırıyordu. Düşen her damlanın onun gözünde bir hikayesi vardı.Yakın çevresinde pek konuşmayan, içine kapanık biri olarak tanınsa da Necdet, belki de herkesten çok konuşuyordu. Kimse duymadan, sessiz ve derinden. O kadar çok hikaye vardı ki aklında, unuttuklarını hatırlamaya çalışıp hatırlayamadığında üzülüyor, kendine kızıyordu. Bakkal sokağın sonunda olduğundan, evden bakkala 10 dk. kadar yürümesi gerekiyordu.  Balkonlardan, camlardan uzatılan çamaşır ipleri, yağmurdan olsa gerek toplanmış. Sanki herkes uyuyor, kimse uyanmamış, kimse işe gitmiyor, herkes evinde. Nedir bu sessizlik?
Sorumluluk almak pek ona göre olmasa da ekmek alıp annesinin mutlu olduğunu görmek, onu da mutlu ediyordu. Saat 07:10. Bakkaldan aldığı iki ekmeğiyle Necdet, evine doğru yürürken, kalp atışları ile beraber adımları da hızlandı bir anda. Sokağın sonundan kendisine doğru yürüyen o kız, evet o. Lacivert paltosu, kırmızı şemsiyesi, topuklu, siyah çizmeleriyle hızlıca Necdet'e doğru yaklaşıyordu. Necdet'in adımları yavaşladı. Bir an durdu. Geri dönmek istedi. Geri dönüp, başka bir sokağa girmek ve kaybolmak. Yapamadı. Öylece durdu olduğu yerde. Aslında o da karşılaşmanın vereceği heyecanı tekrar yaşamak istiyordu ama her seferinde bir günaydın bile diyemeden yanından geçip gitmesi, Necdet'i yaralamaktaydı. Yaklaştı. Daha önce de yaşanmıştı bu durum. Tecrübeli sayılırdı aslında ama ne yapsın, kontrol edemiyordu heyecanını. Yaklaştı, hem de çok. Ve işte yanından geçti ve gitti. Kafasını bile kaldırmadı Necdet, o yanından geçerken. Eğer kaldırmış olsaydı kafasını, baksaydı göz ucuyla, belki de heyecanını katlayacak o güzelliği, kendisine bakan o gözleri görebilecekti. Nafile. Yine göz göze gelemediler. 
(devam edecek)

16 Ağustos 2011 Salı

UNUTMADIK .... 17 AĞUSTOS

SESİMİ DUYAN VAR MI?

Denizin kokusunu alamıyorum
Dalga sesini kesmiş ya da ben duyamıyorum.
Güneş. Güneş battı mı? Neden göremiyorum?
Her yer karanlık,
Aldığım nefesi bile, hissedemiyorum.

Kelimeler boğazımda saklı sanki,
Dışarı çıkmak bilmiyor.
Haykırsam, herkes duyacak gibi,
Deniyorum ama olmuyor.

Kımıldayamıyorum, kımıldatamıyorum,
Ellerim, ayaklarım bana yabancılaşmış.
Gözlerimi açtım ama nafile,
Aydınlık, çok uzaklarda kalmış.

Sesimi duyan var mı ?
Hey! Yardım edin ne olur!
Kurtarın beni bu karanlıktan,
Tutun ellerimi, bırakmayın.

Sesimi duyan...

3 Ağustos 2011 Çarşamba

ah zaman ah ): :)

Zaman deyince her birimizin aklına farklı zaman tanımları ya da zamanın farklı yansımaları gelmektedir. Akıp giden zaman elbetteki durudurulamaz ya da geri alınamaz. Bunun yanında, zamanın önüne gecmek de mümkün değildir.

Ah o eski günler, hey gidi gençlik yıllarım, ya bir zamanlar ben neydim, ben senin çocukluğunu bilirim v.b. cümleleri günlük hayatımızda sık sık duymaktayız. Bu tür sözler zamana karşı bir yakınma gibi görünse de aslında zamanın hayatımızda ne kadar önemli bir yere sahip olduğu vurgulanmaktadır.

Gün olur zaman cabuk geçsin, gün olur hiç geçmesin isteriz. Tatil planı yaparız, her şeyi ayarlarız ve sonra zaman bir an önce geçsin de tatil başlasın isteriz. Tatilimiz başladığı andan itibaren ise zaman dursun geçmesin isteriz. Maça gideriz, takımımız öndeyken zaman hemen gecsin, maç bitsin isteriz. Takımımız mağlupken de zaman geçmesin de takımımız mağlubiyetten kurtulsun isteriz. Sınav, yolculuk, okul, iş gibi hayatımızın bir cok alanında zamanla bir yarış içerisindeyiz aslında. Zaman içerisinde bazen kazanıp, bazen kaybettiğimiz bir yarış.

Sonuç olarak, zaman soyut bir kavram olmasının yanında o kadar da somut ki, her an onun farkında olarak yaşamaya devam ediyoruz. Kolumuzdaki saat kadar yakın, aylar, yıllar asırlar kadar da uzak. Zamanımızın kıymetini bilerek geçireceğimiz zamanlarda görüşmek üzere.

15 Temmuz 2011 Cuma

ey insan !

İnsan, dik duruşa, görece gelişmiş bir beyine, soyut düşünme yeteneğine, konuşma (dil kullanma) kabiliyetine, alet kullanma ve üretme becerisine sahip primat türü. Her neyse artık. İnsanı tanımlamak için yazmıyorum. Zaten benim tanıdığım insan, bu tanımdaki insana pek uymuyor.

Bu nedir ya... Biz neyi paylaşamıyoruz. Hani hepimiz kardeştik. Neden halâ kardeş kanı dökülüyor. Bu nasıl bir uykudur ki 40 yıldır uyanamıyoruz. Uyanıp da gerçekleri göremiyoruz. Ahmet, Mehmet hepimiz "bir"iz. Lütfen uyanalım. Hz. Adem'e dayanan kardeşliğimizi  unutmayalım. Kapatalım bu oyunu, artık oynamayalım.

11 Temmuz 2011 Pazartesi

Uzun zaman olmuş yazmayalı. (araya yasaklar girdi)

En son geçen yıl yazmışım. Uzun zaman olmuş cidden. Bu ne tembellikter anlayamadım ki. Neyse, ara sıra yazmakta fayda var diye düşünüyorum. Sonradan yazdıklarımı okuyunca günlük tutuyormuş havasına kapıldım. Bu arada bir şeyi atlamayalım lütfen; başta da belirttiğim gibi araya yasaklar girdi. Bildiğiniz üzere blogger uzunca bir süre kapalı kaldı. Ben de bir daha açılmaz herhalde diye düşünürken bir gün bir baktım sayfa karşımda. Hani, önce kaybedip sonra bulma durumu vardır ya. İşte öyle oldu. Sevindim.

Kısa bir tatil yaptım bu ay. Turizm sektörü kötü durumdaymış. Turizmciler söylüyor. Yabancı turist sayısında ciddi azalma, yerli sayısında ciddi artış varmış. Yerli turist diye hitap ettikleri bizler de fazla para harcamadığımız için ( bunu bir esnaf arkadaş söyledi) işler kötüymüş. Yani bu yaz bol bol harcayarak turizme katkıda bulunmakta fayda var :)

Fenerbahçenin durumu kötü. Şampiyonluk gitti gidecek. Bir Beşiktaşlı olarak sevindiğimi söyleyemeyeceğim. Fenerin başına gelecek her kötü şey diğer tüm takımları etkiler diye düşünüyorum. Güzel futbolumuzun güzel günler görmesi dileğiyle...

Adana yine aşırı sıcak... Off yaşama zorluğu çekiyor insan bu şehirde. Terlememek için bazen kımıldamadan durmak zorunda kalıyorsun. Karpuz da olmasaymış buhar olup uçardım herhalde :) GÜZEL ADANA