Balat'taki o üç katlı, buram buram tarih kokan ahşap evde, annesiyle birlikte yaşıyordu Necdet. Gökyüzüne bakınca maviyi, beyazı, güneşin kızıllığını görmek kadar basitti hayat onun için. Mutluluk yanı başındaydı. Hatta hiç ayrılmaz bir ikili gibiydiler. Her zaman olmasa da genellikle güler yüzlüydü. O güleç yüzünü, annesi ve komşuları dışında pek kimse görmezdi. Necdet, evden dışarı pek çıkmaz, genellikle, giriş katta bulunan evinin penceresinden sokağı, gelip geçen insanları izlemeyi tercih ederdi. Annesinin zorlamalarıyla, ekmek almak için bazı sabahlar evden çıkardı. Yalnızca sabahları çıkmak isterdi. Sabah erken saatte, kimsecikler yokken, ortalık sessiz ve sakinken .
Hava soğuk. Ekim ortası. Sabahın soğuğu, ayrı bir üşütüyor insanı. Bu havada uyumak gibisi var mıdır ? Sıcacık yatağında, dışarıda çiseleyen yağmur. Güneş kendini göstermek için çabasa da, nafile. Bulutlara kalmış meydan, bugün onların günü. Yavaşça gözlerini açtı ve; "uyandım" dedi. Annesinin her sabah erken saatte kendisini uyandırmaya çalışması, Necdet'i bazen kızdırsa da bunu kendisine olan ilgiye bağlıyor ve mutlu oluyordu. Çok iyi biliyordu ki onu en iyi anlayan, ona en yakın olan kişi, annesiydi. Yine erkenden uyandırılmıştı. Ekmeği sıcak sıcak almak için fazla zamanı yoktu. Hâlâ gözü yatağında olmasına rağmen, istemeye istemeye giyindi. Üzerine giydiği kahverengi paltosu, yan komşuları, emekli öğretmen Halim Bey'in hediyesi. Necdet için ayrı bir yeri olan, giymekten mutluluk duyduğu, hatta bazen sırf onu giymek için dışarı çıktığı bir hediye. Bir kaç dakika pencereden dışarıyı izledi ve kendince uygun zamanın geldiğini düşündüğünde, o eski tahta kapıya yöneldi. Yavaşça açıp, sağa sola baktıktan sonra ilk adamını atarak, ekmek almak için yola koyuldu. Yağmuru seviyordu Necdet. Islanmak onu rahatsız etmiyor aksine, heyecanlandırıyordu. Düşen her damlanın onun gözünde bir hikayesi vardı.Yakın çevresinde pek konuşmayan, içine kapanık biri olarak tanınsa da Necdet, belki de herkesten çok konuşuyordu. Kimse duymadan, sessiz ve derinden. O kadar çok hikaye vardı ki aklında, unuttuklarını hatırlamaya çalışıp hatırlayamadığında üzülüyor, kendine kızıyordu. Bakkal sokağın sonunda olduğundan, evden bakkala 10 dk. kadar yürümesi gerekiyordu. Balkonlardan, camlardan uzatılan çamaşır ipleri, yağmurdan olsa gerek toplanmış. Sanki herkes uyuyor, kimse uyanmamış, kimse işe gitmiyor, herkes evinde. Nedir bu sessizlik? Sorumluluk almak pek ona göre olmasa da ekmek alıp annesinin mutlu olduğunu görmek, onu da mutlu ediyordu. Saat 07:10. Bakkaldan aldığı iki ekmeğiyle Necdet, evine doğru yürürken, kalp atışları ile beraber adımları da hızlandı bir anda. Sokağın sonundan kendisine doğru yürüyen o kız, evet o. Lacivert paltosu, kırmızı şemsiyesi, topuklu, siyah çizmeleriyle hızlıca Necdet'e doğru yaklaşıyordu. Necdet'in adımları yavaşladı. Bir an durdu. Geri dönmek istedi. Geri dönüp, başka bir sokağa girmek ve kaybolmak. Yapamadı. Öylece durdu olduğu yerde. Aslında o da karşılaşmanın vereceği heyecanı tekrar yaşamak istiyordu ama her seferinde bir günaydın bile diyemeden yanından geçip gitmesi, Necdet'i yaralamaktaydı. Yaklaştı. Daha önce de yaşanmıştı bu durum. Tecrübeli sayılırdı aslında ama ne yapsın, kontrol edemiyordu heyecanını. Yaklaştı, hem de çok. Ve işte yanından geçti ve gitti. Kafasını bile kaldırmadı Necdet, o yanından geçerken. Eğer kaldırmış olsaydı kafasını, baksaydı göz ucuyla, belki de heyecanını katlayacak o güzelliği, kendisine bakan o gözleri görebilecekti. Nafile. Yine göz göze gelemediler.
(devam edecek)