25 Ağustos 2011 Perşembe

Yağmur Damlası (Sonbahar)

Balat'taki o üç katlı, buram buram tarih kokan ahşap evde, annesiyle birlikte yaşıyordu Necdet. Gökyüzüne bakınca maviyi, beyazı, güneşin kızıllığını görmek kadar basitti hayat onun için. Mutluluk yanı başındaydı. Hatta hiç ayrılmaz bir ikili gibiydiler. Her zaman olmasa da genellikle güler yüzlüydü. O güleç yüzünü, annesi ve komşuları dışında pek kimse görmezdi. Necdet, evden dışarı pek çıkmaz, genellikle, giriş katta bulunan evinin penceresinden sokağı, gelip geçen insanları izlemeyi tercih ederdi. Annesinin zorlamalarıyla, ekmek almak için bazı sabahlar evden çıkardı. Yalnızca sabahları çıkmak isterdi. Sabah erken saatte, kimsecikler yokken, ortalık sessiz ve sakinken .
Hava soğuk. Ekim ortası. Sabahın soğuğu, ayrı bir üşütüyor insanı. Bu havada uyumak gibisi var mıdır ? Sıcacık yatağında, dışarıda çiseleyen yağmur. Güneş kendini göstermek için çabasa da, nafile. Bulutlara kalmış meydan, bugün onların günü. Yavaşça gözlerini açtı ve; "uyandım" dedi.  Annesinin her sabah erken saatte kendisini uyandırmaya çalışması, Necdet'i bazen kızdırsa da bunu kendisine olan ilgiye bağlıyor ve mutlu oluyordu. Çok iyi biliyordu ki onu en iyi anlayan, ona en yakın olan kişi, annesiydi. Yine erkenden uyandırılmıştı. Ekmeği sıcak sıcak almak için fazla zamanı yoktu. Hâlâ gözü yatağında olmasına rağmen, istemeye istemeye  giyindi. Üzerine giydiği kahverengi paltosu, yan komşuları, emekli öğretmen Halim Bey'in hediyesi. Necdet için ayrı bir yeri olan, giymekten mutluluk duyduğu, hatta bazen sırf onu giymek için dışarı çıktığı bir hediye. Bir kaç dakika pencereden dışarıyı izledi ve kendince uygun zamanın geldiğini düşündüğünde, o eski tahta kapıya yöneldi. Yavaşça açıp,  sağa sola baktıktan sonra ilk adamını atarak, ekmek almak için yola koyuldu. Yağmuru seviyordu Necdet. Islanmak onu rahatsız etmiyor aksine, heyecanlandırıyordu. Düşen her damlanın onun gözünde bir hikayesi vardı.Yakın çevresinde pek konuşmayan, içine kapanık biri olarak tanınsa da Necdet, belki de herkesten çok konuşuyordu. Kimse duymadan, sessiz ve derinden. O kadar çok hikaye vardı ki aklında, unuttuklarını hatırlamaya çalışıp hatırlayamadığında üzülüyor, kendine kızıyordu. Bakkal sokağın sonunda olduğundan, evden bakkala 10 dk. kadar yürümesi gerekiyordu.  Balkonlardan, camlardan uzatılan çamaşır ipleri, yağmurdan olsa gerek toplanmış. Sanki herkes uyuyor, kimse uyanmamış, kimse işe gitmiyor, herkes evinde. Nedir bu sessizlik?
Sorumluluk almak pek ona göre olmasa da ekmek alıp annesinin mutlu olduğunu görmek, onu da mutlu ediyordu. Saat 07:10. Bakkaldan aldığı iki ekmeğiyle Necdet, evine doğru yürürken, kalp atışları ile beraber adımları da hızlandı bir anda. Sokağın sonundan kendisine doğru yürüyen o kız, evet o. Lacivert paltosu, kırmızı şemsiyesi, topuklu, siyah çizmeleriyle hızlıca Necdet'e doğru yaklaşıyordu. Necdet'in adımları yavaşladı. Bir an durdu. Geri dönmek istedi. Geri dönüp, başka bir sokağa girmek ve kaybolmak. Yapamadı. Öylece durdu olduğu yerde. Aslında o da karşılaşmanın vereceği heyecanı tekrar yaşamak istiyordu ama her seferinde bir günaydın bile diyemeden yanından geçip gitmesi, Necdet'i yaralamaktaydı. Yaklaştı. Daha önce de yaşanmıştı bu durum. Tecrübeli sayılırdı aslında ama ne yapsın, kontrol edemiyordu heyecanını. Yaklaştı, hem de çok. Ve işte yanından geçti ve gitti. Kafasını bile kaldırmadı Necdet, o yanından geçerken. Eğer kaldırmış olsaydı kafasını, baksaydı göz ucuyla, belki de heyecanını katlayacak o güzelliği, kendisine bakan o gözleri görebilecekti. Nafile. Yine göz göze gelemediler. 
(devam edecek)

16 Ağustos 2011 Salı

UNUTMADIK .... 17 AĞUSTOS

SESİMİ DUYAN VAR MI?

Denizin kokusunu alamıyorum
Dalga sesini kesmiş ya da ben duyamıyorum.
Güneş. Güneş battı mı? Neden göremiyorum?
Her yer karanlık,
Aldığım nefesi bile, hissedemiyorum.

Kelimeler boğazımda saklı sanki,
Dışarı çıkmak bilmiyor.
Haykırsam, herkes duyacak gibi,
Deniyorum ama olmuyor.

Kımıldayamıyorum, kımıldatamıyorum,
Ellerim, ayaklarım bana yabancılaşmış.
Gözlerimi açtım ama nafile,
Aydınlık, çok uzaklarda kalmış.

Sesimi duyan var mı ?
Hey! Yardım edin ne olur!
Kurtarın beni bu karanlıktan,
Tutun ellerimi, bırakmayın.

Sesimi duyan...

3 Ağustos 2011 Çarşamba

ah zaman ah ): :)

Zaman deyince her birimizin aklına farklı zaman tanımları ya da zamanın farklı yansımaları gelmektedir. Akıp giden zaman elbetteki durudurulamaz ya da geri alınamaz. Bunun yanında, zamanın önüne gecmek de mümkün değildir.

Ah o eski günler, hey gidi gençlik yıllarım, ya bir zamanlar ben neydim, ben senin çocukluğunu bilirim v.b. cümleleri günlük hayatımızda sık sık duymaktayız. Bu tür sözler zamana karşı bir yakınma gibi görünse de aslında zamanın hayatımızda ne kadar önemli bir yere sahip olduğu vurgulanmaktadır.

Gün olur zaman cabuk geçsin, gün olur hiç geçmesin isteriz. Tatil planı yaparız, her şeyi ayarlarız ve sonra zaman bir an önce geçsin de tatil başlasın isteriz. Tatilimiz başladığı andan itibaren ise zaman dursun geçmesin isteriz. Maça gideriz, takımımız öndeyken zaman hemen gecsin, maç bitsin isteriz. Takımımız mağlupken de zaman geçmesin de takımımız mağlubiyetten kurtulsun isteriz. Sınav, yolculuk, okul, iş gibi hayatımızın bir cok alanında zamanla bir yarış içerisindeyiz aslında. Zaman içerisinde bazen kazanıp, bazen kaybettiğimiz bir yarış.

Sonuç olarak, zaman soyut bir kavram olmasının yanında o kadar da somut ki, her an onun farkında olarak yaşamaya devam ediyoruz. Kolumuzdaki saat kadar yakın, aylar, yıllar asırlar kadar da uzak. Zamanımızın kıymetini bilerek geçireceğimiz zamanlarda görüşmek üzere.