8 Haziran 2020 Pazartesi

Yıl 2020

Bugün, uzun zamandır burayı ihmal ettiğimi fark ettim. Şöyle eski yazılara bakınca iyi ki yazmışım diyorum. Yazmak güzel şey. Üretmek güzel şey. 2020 yılında yazım konusunda biraz daha aktif olmayı düşünüyorum. En yakın zamanda yeni yazılarımı eklerim umarım. 

7 Eylül 2013 Cumartesi

İstanbul

İstanbul

Öyle kolayca söylendiğine bakmayın.
Hayal etmesi bile zor, İstanbul.
Bugün 2020 olimpiyatları için son ikiye kalmış olsak da ne yazık ki Tokyo aldı Olimpiyatları. İstanbul bugün üzgün, ağlıyor belki de. Peki yarın. Yarın uyanınca İstanbul'a, her şey yerli yerinde, ne eksik ne fazla. Asya orada, Avrupa burada. Galata, Sultanahmet, Ayasofya bugün de bizim yarın da. Bir şey kaybetmedik kazanmasak da. Öyleyse kaldığı yerden devam hayata. 

16 Haziran 2013 Pazar

Bu saatte bir şeyler yazmak pek akıl işi değil aslında. Gecenin üç buçuğunda.
Sessizlik almış başını gidiyor. Karanlık, şehrin ışıklarına inat ürkütmek istiyor hayatı.
Köpekler hakim sokaklara. Uzakta tek başına yürüyen bir adam.
Ben. Sensizliğin kıyısında. Yorgun gözlerim kapansa da uyusam.
Elim gitmesin fotoğraflara, gecenin üç buçuğunda.



14 Kasım 2011 Pazartesi

Hediye

Bir gün, yani ne zaman olacağı belli olmayan bir günde, bir arkadaşınız, dostunuz, akrabanız, sevgiliniz, eşiniz veya herhangi biri size beklemediğiniz bir anda, bir hediye verdiğinde şaşırırsınız herhalde. Bilmiyorum. Ben şaşırırım doğrusu. Bunun yanında hoşuma da gider. Özellikle sürpriz hediyelerin yeri ayrıdır. Hani durup dururken, nedensiz yere verilen, daha kıymetlidir bence. Yeri ayrıdır.

Geçenlerde, yani yakın zamanda, benim için gerçekten özel olan birinden bir hediye aldım. Klasik hediye standartlarında, jelatinli, kurdelalı... Hediyeyi açtığımda içinden bir defter çıktı. Defter dediğime bakmayın. O sıradan, bildiğimiz defterlerden değil yani. Kaliteli, günlük, ajanda karışımı hoş bir defter. Elime her alışımda, içimden bir şeyler yazmak geliyor. Bana ilham verdiğini fark ediyorum. Biraz da yazım güzel olsaydı, bu deftere yazmanın hazzı daha da artardı diye düşünüyorum.

Şuraya bağlamak istiyorum aslında; hediye deyip geçmemek lazım. Hediyelere sahip çıkmak, onları uzun süre saklamak, hatıra değerini kazandırmak lazım. Bunun yanında en önemlisi de hediyeyi veren kişiyi unutmamak, yeri geldiğinde hatırlamak, anmak lazım. Bol hediyeli günlere dostlar.

Yalnız Değildim

KADIN - Bir yıl kadar önceydi. Kasım ayı. Hava oldukça soğuktu.  Her sabah otobüse binmek için gittiğim durağa yine aynı saatte gittiğimde, beni bekleyen sürprizle karşılaştım. Durak boş, kimse yoktu. Bir tek ben vardım. 
ADAM - Nasıl yani ? Senden başka kimse yok muydu?
K - Evet. Kimse yoktu. Şaşırtıcı bir durum, farkındayım. Ben de çok şaşırdım zaten. Yaklaşık 10 dk. kadar otobüs bekledim. Sonra otobüs geldi. Otobüse bindiğimde şoför ve benim haricimde bir kişinin daha olduğunu gördüm. Yani üç kişiydik. Başka kimse yoktu. Otobüs hareket etti ve bir sonraki durağa geldiğimizde de durak bomboştu.Yolcu olmadığı için otobüs, durmadan devam etti.
A - Ne yani? Her gün insanların otobüse binmek için birbirini ezdiği duraklar boş muydu?
K - Aynen. Ben de çok şaşırdım. Otobüsteki diğer yolcu 35-40 yaşlarında bir adamdı. hemen sol tarafımda oturuyordu. O kadar dalmıştı ki benim ona baktığımı fark etmedi bile. Sonra bir şeyi fark ettim. O da yolda bizim otobüsümüzden başka araç olmadığıydı. Senin anlayacağın, yollar bomboştu. Tuhaf şeyler oluyordu.
A - Devam et lütfen. Gerilmeye başladım ama merakım da o derece artıyor. Anlat, sonra ne oldu?
K - Ayağa kalktım ve yavaşça yürüyerek şoförün yanına gittim. Şoföre yolların ve durakların neden boş olduğunu, neden etrafta kimselerin olmadığını sordum.
A- Eeee ?
K - Çok sakindi. Sanki her şey çok normaldi. Bana baktı ve bir sonraki durakta inmem gerektiğini söyledi.
A - Hemen indin değil mi? Yani ben olsam kesin inerdim.
K - Evet. Bir sonraki durakta durduk ve otobüsten indim. Tuhaf olaylar zinciri devam ediyordu. Biliyor musun, o durakta da kimse yoktu. Derin bir sessizlik ve tenhalık. Korkmaya başlamıştım. Bir an bunun bir rüya olduğunu ve uyanmam gerektiğini düşündüm.Yere çöktüm ve gözlerimi kapattım. Öylece 1 dk. kadar kapalı tuttuktan sonra gözlerimi açtığımda tam karşımda yani hemen önümde birinin ayaklarını gördüm. Başımı kaldırdığımda, önümdeki kişinin otobüsteki diğer yolcu olduğunu gördüm. Hangi ara otobüsten inmiş, yanıma ne zaman gelmiş anlamadım ama anladığım tek şey daha önce hiç bu kadar korkmamış olduğum. Çığlık attım. Evet. Adamı gördüğüm an çığlık attım.
A - Ben bile şu an çığlık atabilirim. O derece yani. Anlat sen durma sonra ne oldu?
K - Ne yapacağımı şaşırmış durumdaydım. Yavaşça ayağa kalktım. O kadar korkmuştum ki, tüm vücudum titriyordu. Gözleri, adamın gözleri, bana öyle dikkatlice ve anlamsızca bakıyordu. Biraz daha yaklaştı. Ben korkudan suratına bakamıyordum. Yalnızca iki saniye kadar bakmışımdır. Başım öne eğik, yere bakıyordum sadece. Sonra ağır bir ses tonuyla bana; Duygu dedi. Benim adım. Adımı söyledi. Daha önce hiç görmediğim birinin adımı söylemesi gerginliğimi ve korkumu daha da arttırdı. Yalnızca adımı söyledi ama. Başka bir şey söylemedi. Ya da ben fırsat vermedim. Çünkü hemen koşarak uzaklaşmak istedim oradan. Bütün gücümle koşmaya başladım. Koştum, arkama bakmak istemiyordum. Ya o da arkamdan koşuyorsa. Hayır arkama bakmadım. Koştum ve bir ara sokaga girdim. O kadar yorulmuştum ki, biraz daha koşsam kesin bayılırdım. Yürümeye devam ettim.

(devamını şimdilik sizin hayal gücünüze bırakıyorum.)

14 Ekim 2011 Cuma

Yazmak Lazım

Metin yazmaktan bahsetmek istiyorum. Hani bazılarının çok kolay sanıp da eline kalem aldığında vazgeçtiği bir işten. Metin yazmak zor mudur? Metin yazmak için ne gerekir? Herkes yazabilir mi? Bunlar ve benzer sorular, bir şeyler yazmak isteyen veya yazmaya başlayan kişilerin aklına gelen sorulardan bir kaçı.

Tiyatro, sinema, öykü, hikaye gibi türlerde yazmak için, öncelikle herkesin göremediğini görmek, duyamadığını duymak, hissedemediğini hissetmek gerekir diye düşünüyorum. Şahsen ben de kendimce bir şeyler yazmaya başlamış olmama rağmen, yazmanın ne kadar zor bir iş olduğunu, giderek daha iyi idrak etmeye başladım. Bazen sırf yazayım diye elime kalem aldığımda, hiç bir şey yazamadığımı fark ediyorum. Hani o "ilham" dedikleri şey var ya, evet aynen, ben de katılıyorum. İlham gelmeden olmuyor bu işler. İlla ki yazmam lazım diyerek, zorlayarak yazdığım şeyleri, bir saat sonra okuduğumda, boşa zaman kaybetmişim diye düşünüyorum. Bunun yanında bazen de tek seferde öyle şeyler yazıyorum ki, şaşırıp kalıyorum. Kısaca değinmeye çalıştım ama böyle üç beş satırla yazarlıktan bahsetmek haddime değil elbette. Zor iş yazarlık Öyle ince ayrıntıları var ki içine girince kaybolup gidiyorsun. Her şeye rağmen, yazma hevesi taşıyan herkesin yazması taraftarıyım. İyi, kötü, çirkin demeden. Bir yerlerden başlamak lazım çünkü. Başlayalım öyleyse.Kolay gelsin.

25 Ağustos 2011 Perşembe

Yağmur Damlası (Sonbahar)

Balat'taki o üç katlı, buram buram tarih kokan ahşap evde, annesiyle birlikte yaşıyordu Necdet. Gökyüzüne bakınca maviyi, beyazı, güneşin kızıllığını görmek kadar basitti hayat onun için. Mutluluk yanı başındaydı. Hatta hiç ayrılmaz bir ikili gibiydiler. Her zaman olmasa da genellikle güler yüzlüydü. O güleç yüzünü, annesi ve komşuları dışında pek kimse görmezdi. Necdet, evden dışarı pek çıkmaz, genellikle, giriş katta bulunan evinin penceresinden sokağı, gelip geçen insanları izlemeyi tercih ederdi. Annesinin zorlamalarıyla, ekmek almak için bazı sabahlar evden çıkardı. Yalnızca sabahları çıkmak isterdi. Sabah erken saatte, kimsecikler yokken, ortalık sessiz ve sakinken .
Hava soğuk. Ekim ortası. Sabahın soğuğu, ayrı bir üşütüyor insanı. Bu havada uyumak gibisi var mıdır ? Sıcacık yatağında, dışarıda çiseleyen yağmur. Güneş kendini göstermek için çabasa da, nafile. Bulutlara kalmış meydan, bugün onların günü. Yavaşça gözlerini açtı ve; "uyandım" dedi.  Annesinin her sabah erken saatte kendisini uyandırmaya çalışması, Necdet'i bazen kızdırsa da bunu kendisine olan ilgiye bağlıyor ve mutlu oluyordu. Çok iyi biliyordu ki onu en iyi anlayan, ona en yakın olan kişi, annesiydi. Yine erkenden uyandırılmıştı. Ekmeği sıcak sıcak almak için fazla zamanı yoktu. Hâlâ gözü yatağında olmasına rağmen, istemeye istemeye  giyindi. Üzerine giydiği kahverengi paltosu, yan komşuları, emekli öğretmen Halim Bey'in hediyesi. Necdet için ayrı bir yeri olan, giymekten mutluluk duyduğu, hatta bazen sırf onu giymek için dışarı çıktığı bir hediye. Bir kaç dakika pencereden dışarıyı izledi ve kendince uygun zamanın geldiğini düşündüğünde, o eski tahta kapıya yöneldi. Yavaşça açıp,  sağa sola baktıktan sonra ilk adamını atarak, ekmek almak için yola koyuldu. Yağmuru seviyordu Necdet. Islanmak onu rahatsız etmiyor aksine, heyecanlandırıyordu. Düşen her damlanın onun gözünde bir hikayesi vardı.Yakın çevresinde pek konuşmayan, içine kapanık biri olarak tanınsa da Necdet, belki de herkesten çok konuşuyordu. Kimse duymadan, sessiz ve derinden. O kadar çok hikaye vardı ki aklında, unuttuklarını hatırlamaya çalışıp hatırlayamadığında üzülüyor, kendine kızıyordu. Bakkal sokağın sonunda olduğundan, evden bakkala 10 dk. kadar yürümesi gerekiyordu.  Balkonlardan, camlardan uzatılan çamaşır ipleri, yağmurdan olsa gerek toplanmış. Sanki herkes uyuyor, kimse uyanmamış, kimse işe gitmiyor, herkes evinde. Nedir bu sessizlik?
Sorumluluk almak pek ona göre olmasa da ekmek alıp annesinin mutlu olduğunu görmek, onu da mutlu ediyordu. Saat 07:10. Bakkaldan aldığı iki ekmeğiyle Necdet, evine doğru yürürken, kalp atışları ile beraber adımları da hızlandı bir anda. Sokağın sonundan kendisine doğru yürüyen o kız, evet o. Lacivert paltosu, kırmızı şemsiyesi, topuklu, siyah çizmeleriyle hızlıca Necdet'e doğru yaklaşıyordu. Necdet'in adımları yavaşladı. Bir an durdu. Geri dönmek istedi. Geri dönüp, başka bir sokağa girmek ve kaybolmak. Yapamadı. Öylece durdu olduğu yerde. Aslında o da karşılaşmanın vereceği heyecanı tekrar yaşamak istiyordu ama her seferinde bir günaydın bile diyemeden yanından geçip gitmesi, Necdet'i yaralamaktaydı. Yaklaştı. Daha önce de yaşanmıştı bu durum. Tecrübeli sayılırdı aslında ama ne yapsın, kontrol edemiyordu heyecanını. Yaklaştı, hem de çok. Ve işte yanından geçti ve gitti. Kafasını bile kaldırmadı Necdet, o yanından geçerken. Eğer kaldırmış olsaydı kafasını, baksaydı göz ucuyla, belki de heyecanını katlayacak o güzelliği, kendisine bakan o gözleri görebilecekti. Nafile. Yine göz göze gelemediler. 
(devam edecek)